Monday, July 09, 2007

Pasta günleri

Pazar günü pasta, börek, çörek yapasım geldi. Bahanem de vardı hem, doğumgünü telafisi.

Akşamdan birkaç pasta tarifi buldum, aralarından en cıvığını, en tatlısını seçtim.

Ertesi gün (Pazar) üşenmedim sabahın köründe (11:00) kalkıp alışveriş yaptım. Vanilin diye birşeyin olduğunu öğrendim bu arada, hatta şekerli vanilin diye geçiyor. Bildiğimiz vanilyaya şeker katmışlar hepi topu bu aslında. Velhasıl alışveriş ve pişirme faslı bittiğinde resimdeki pasta çıktı ortaya, ben bile inanamadım. Bütün gece, ben pasta yaptım, bakın ne de güzel oldu diye böbürlendim, arada buzdolabına gidip bakmak suretiyle rüya görmediğimden emin oldum. Bir ara eve her geleni buzdolabınınm yanına götürüp bak işte burada diyordum, turistik gezi tadını yakaladık bir nevi :)

Sebebi yazım, pastanın tarifini vermek, bir yandan da ben nasıl olsa unutacağım, tarifi kaybedeceğim için, bir şekilde kendime hatırlatma yapmak. Buyrun;

Öncelikle malzemeler:

kek malzemeleri

  • 2 + 1/3 su bardağı un
  • 1 su bardağı kakao
  • 1.5 tatlı kaşığı kabartma tozu
  • 1/2 tatlı kaşığı karbonat
  • 1/2 tatlı kaşığı tuz
  • 12 silme yemek kaşığı tereyağı, oda sıcaklığında
  • 2 su bardağı esmer şeker
  • 2 tatlı kaşığı vanilin
  • 4 yumurta, oda sıcaklığında
  • 1.5 su bardağı süt, 1.5 yemek kaşığı limon suyu
çikolatalı sos malzemeleri

  • 1 küçük kutu (200ml) çiğ krema
  • 200gr. bitter çikolata
  • hindistan cevizi

Kek kalıbı olarak enteresan ve biraz tembel işi birşey bularak onu kullandım. Normal bir kalıp gibi duruyor ama yanındaki kilit gibi şeyi açınca, kalıbın kenarı çember şeklinde açılarak altından ayrılıyor, böylece pasta piştikten sonra kalıptan çıkarma gibi bir dert olmuyor. Pastayı pişir, hop kalıbın yanlarını ayır çıkart, pasta alt tabanın üstünde kalsın, çok pratik.

Neyse pastayı yapmaya başlayalım.


Önce, 1,5 su bardağı süt ve 1,5 yemek kaşığı limonu bir kapta karıştır. Sonra o kap kalsın kenarda, sadece ara ara, ne bileyim 10 - 15 dakikada bir bir daha karıştır. Sütte minik topaklar olacak. Kesilmiş süt diyolarmış buna, pastanın kıvamı için önemliymiş.


Sonra, yine ana karışıma katmak üzere, bir kapta un, kakao, kabartma tozu, karbonat ve tuzu karıştır. Onlar da dursun kenarda.

Pasta kalıbının içini yağla, kenarlarını tabanını falan, sonra da dibine un serp. Bu un ve yağ birleşiyor, pasta pişerken de iyice sertleşiyor bunlar, böylece pastayı keserken alt tabanı vıcık vıcık olmuyor, kalıp halinde çikabiliyor. Bir de tabana yağlı kağıt serin demişler tarifte ama ben yağlı kağıt bulamadım, koymayınca da çok sorun olmadı.

Şimdi ana karışıma geliyoruz. Mikserle işimiz başlıyor.

Tereyağının hepsini bir kaba koy. Sonra da mikserle karıştır. İlk başta çok garip olacak, mikserin aparatlarının arasına girecek tereyağı, kalıp gibi kalacak orada, önemseme. Sonrasında kahverengi şekeri ve vanilini ekle. Şimdi karıştırırken tereyağı da yayılacak, şekerle falan karışacak, biraz daha makul kıvamda, akışkanımsı bişey olacak.

4 yumurtayi, tek tek karışıma ekle. Yani, bir yumurta kır, mikserle karıştır, iyice karışsın sonra diğerini kır, o da iyice karışsın diğerini kır şeklinde.

Fırını aç bu arada, 175 derecede ısınmaya başlasın.

Mikserin hızını en düşüğe al. Karışıma, daha önce hazırladığımız kakao, un vs. karışımının yarısını dök, mikserle karıştırıp karışımı yedir. Sonra, kenarda ara ara karıştırdığımız sütün tamamını dök. Yine mikserle karıştır, iyice emsin sütü de. Sonra da kalan kakao, un karışımını da dök. Bir sure mikserle karıştır, iyice bi kıvamlı olsun, karışsın.

Karışımı, önceden yağladığın kalıba dök, sonra da fırına ver.

O fırında pişerken (ki tarifte 30 dakika demiş, yalan, ben 1 saate yakın pişirdim anca) çikolata sosunu hazırlayalım. O da şöyle, kremayı tavaya dök, üzerine çikolataları kır at. Ocağa koy, zaten o kendi kendine eriyip sos olacak, arada bir karıştır, budur :)

Pastamıza dönersek, fırına bak arada bir. Pasta çok cıvık gibi duracak, böyle sıvı gibi (sufle gibi), daha makul pişmesi için arada bir üst kısmını çatalla bıçakla del falan, içi hava alsın, içi de iyice pişsin.


Sonra efenim, pastayı fırından çıkart. 15 - 20 dakika soğumasını bekle, sonra da kalıptan da çıkart pastayi, ya da benim kalıp gibi kalıbın kenarını çıkart. Pastanın etrafını ve üstunu çikolata sosuyla kapla. Üstüne de hindistan cevizi serp.

Budur :)

Friday, July 06, 2007

şeltokslu tarantula avcısı

Aslında bunu canlı bir oturumda el kol hareketleriyle anlatmak isterdim ama elimizde bu var :)

Efenim, annemler evde olmadığı için Burcu bir haftalığına bana taşınmış durumda sağolsun, evde tek başıma kalmayayım diye. Neyse, dün akşam da Gözde geldi yemeğe, sonra da dedik kahve içelim. Bizim salonda oturuyoruz. Ben bi ara meyve almaya içeri gittim, elimde kiraz tabaklarıyla döndüğümde (uğraştım, buz kırdım üzerlerine koydum falan, her tür görsel aktiviteyi yaptım) bi baktım bunların ikisi biden aynı koltuğun üstüne tıkışmışlar.

Dedim herhalde açık cam yüzünden dışarıdan çok gürültü geldi (çevreyolu) bunlar da yaklaştılar. Neyse gittim yere oturdum (laptop yerde). Burcu baktı baktı, en kibar sesiyle "Derya'cım yere oturma istersen" dedi. Zaten o cım ekinden huylandım ben, neden kibarlaştık ki, noluyo, otururum canım alla alla derken, yok yok dedi oturma sen yere. Sonra aralarında anlaşıp her neyse onu söylemeye karar verdiler. Ben hala bi şaka bekliyorum, meğer bunlar otururken kocaman (evet cidden kocaman) bir örümcek görmüşler yerde, Burcu'nun çığlığından ve kendini Gözde'nin koltuğuna hava yoluyla atma çabasından ürken yaratık (kendisine bundan sonra tarantula diyeceğiz) kaçmış gitmiş. Benim böcek fobim var diye bana söylemeyeceklermiş ki allahın işi gittim yere oturdum çok şükür.

Akabinde ayağa kalktım, sonra o da yetmedi kendimi koltuğun üstüne (olay mahallinden en uzaktaki) attım. Sonra sinirlendim, Hakkı'yı aradım, Hakkı bu evde böcek var, bir evde nasıl böcek olur, napıcam ben nasıl uyurum artık nasıl yürürüm nasıl çıkıcam ben bu evden bi daha nasıl giricem diye birkaç dakika şuursuzca söylendim, Hakkı'nın gülmesi bitince telefonu kapattım.

Evden çıksam gitsem bi daha giremem, kalsam zaten bi daha yere basamam, onu geçtim bi daha uyuyamam diye düşünüp kızlarla koltuktan koltuğa bağırarak konuşurken dedim böyle olmayacak. Bi cesaret içeri koşup koca bi şişe Shelltox buldum. Tarantulanın kaçtığı koltuğun altına doğru ne var ne yok sıkmaya başladım. Ben bile ihtimal vermiyordum ama yaratık koltuğun altından çıktı. Ne ara bilmiyorum ama 3 metre geriye kaçmışım, kendimi uzaktan tarantulaya bakarken buldum, keza cidden tarantula, anlatılmaz büyük, anlatılmaz çirkin, çok korkunç çok, birsürü kolu var falan.

Baktım o anda yapacak bişey yok, kaçarsa da bana bir daha huzur yok, elimde de bi tek Shelltox var, nişan alıp Shelltox kutusunu tarantulaya fırlattım, tabi isabet etmedi, ya da sadece bir ayağı denk getirdim diyelim :) Sonra şişeyi alıp bi daha attım yaratığa, bu sefer daha isabetli vurdum (azim). Sonra Burcu vileda getirmiş, onunla süpürdük. Bu sırada karşı komşu evdeki çığlıkları duyup koşarak kapıya dayanmış olabilir, o tamamen konu dışı :)

Thursday, May 10, 2007

oldum olasi sevmisimdir bayramlari...

Eski pst dosyalarimdan cikti bu da, 28 Aralik'ta yazmisim, okudum da soyle bir, hala ayni sekilde dusunuyorum...

Cocukken de severdim bayramlari, simdi de seviyorum. Eskiden bi baska severdim ama.. Cocukken pek hoslanmasam da, simdi dusundugumde gulumseten seyler var beni.

Bitmek bilmeyen aile ziyaretlerini sevmiyorum zannederdim, ama aslinda o ziyaretlerde beni kucaklayip kucaklayip open teyzeleri amcalari simdi dusundugumde "beni nasil da severlerdi" diye gulumsuyorum.

Yeni kiyafetler aldigimda tam olarak ne hissettigimi hatirlamiyorum, ama o kiyafetleri almak icin alisverise cikarkenki sevincimi hatirliyorum. Babaannem elimden tutmus, carsi pazar simarik torunu mutlu olsun diye ugrasirken nasil da sevimliydi diye hatirliyorum. Evdekilere cicilerimi gosterecegim diye, usenmeden kac kere o kiyafetleri giyip giyip cikardigimi hatirliyorum..

Bayramin birinci gunu erken kalktigimizi hatirliyorum, mutlaka erken. Sokakta cocuklar surusu olarak kosturdugumuzu, el opmenin ne de onemli bisey oldugunu dusundugumuzu hatirliyorum. Mahalledeki herkesin kapisini calmamiz gerektigini, birini unutursak nasil da uzuleceginden korktugumuzu hatirliyorum.

Harcligin bayramin en onemli konularindan oldugunu, ama asla acik acik istenmedigini hatirliyorum. Harclik istenmezdi, verilince alinirdi sadece. Toplam ne kadar harclik alindiginin hesabi kurusu kurusuna bilinirdi, arada harcanan kisimlari olsa da toplam tutar asla karistirilmazdi. Harcliklar zaten uzerinde dusunmeden harcanirdi, harcligin amaci da bu degil miydi zaten. Ciciannemin, yani yasini almis yan komsumuzun bana her bayram uzerinde adimin ilk harfi olan bir mendil verdigini hatirliyorum. Mendil verilirdi eskiden evet, ya da corap, ya da baska bir ufak aksesuar, en az harclik kadar degerli olurlardi ufacik aklimda.

Bayramlarla kandilleri karistirdigimi, babaanneme gidip "asureleri ne zaman dagitacagiz" diye sordugumu hatirliyorum. Asure kaselerini tepsiye koyar, dagitma gorevini de bana verirdi, ne kadar buyuk sorumluluktu, nasil bir gururdu..

Aldigimiz koyunun bahcede bagli oldugunu, benim utancimdan ona bakamadan gectigimi hatirliyorum. Arkadasimla koyun kurtarma operasyonlari planlayip planlayip uygulayamayisimizi, her sene ayni rituelin aksatmaksizin tekrarlanisini hatirliyorum. Babamin dayisinin kurbani kendisinin kestigini, boncuk boncuk terledigini de hatirliyorum.

Bugune bakarsak; her bayram erken kalkmiyorum, belirli kisiler disinda ziyarete de gitmiyorum. Babaannem artik sag degil zaten, eksikligini hissediyorum. Evimizin bahcesi yok, aldigimiz kurbani gormuyorum bile, hatta artik alinmiyor bile, biyere bagislaniyor, orada ne yapiliyorsa yapiliyor. Cocuklar neden kurban kesildigini aglayarak sormuyor, sebeplerini anlamaya calismiyorlar. Yeni kiyafetler almiyorum artik bayram icin, rutin alisveris zamanlari disinda bayram alisverisi kavramim kalmadi. Kardesime harclik veriyorum ama mutlaka. Komsulara el opmeye de gitmiyorum, zaten artik apartmanlarda komsularla merdiven boslugunda karsilasilinca selamlasiliyor ya, ondan olsa gerek.

Butun bunlari neden anlattim onu da bilmiyorum, sadece hatirladigimi soylemek icin, hatirlamak gerektigini, bayramin aslinda hatirlamak demek oldugunu soylemek icin. Kucuklugunuzu hatirlayin, bayramlarinizi hatirlayin, iyi de olsa kotu de olsa her hatiranin aslinda bir degeri oldugunu bilerek mutlu olun, hatiralariniz oldugu icin, eskiyi bildiginiz icin..

Simdi bayramla yilbasi cakisiyor. Soylenecek pek bisey de birakmiyor aslinda bunun uzerine. Butun mutluluklar cifter cifter gelsin bu sene, butun uzuntuler, kotulukler yariya insin en azindan, hic olmamalari ihtimal dahilinde degilse de bu sekilde olsunlar madem. Yilbasina guzel girin, cok eglenin ve de cok cok mutlu bir bayram gecirin.

Monday, May 07, 2007

Deliler..


Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisinin en eğlenceli kabarelerinden biridir Deliler. İçindeki her bölüm tek başına hatırlanasıdır.

Bir apartmanın yönetim kurulu toplantısını ve bu toplantıya katilan Zeki Alasya (yönetici), Metin Akpinar (dinci zampara), Nevra Serezli (bodrumdaki orospu), Sema Yunak ve adını hatırlamadığım diğerleri arasındaki dalavereleri anlatan bölümde, Metin Akpınar'ın 4 ayrı firmayla anlaşarak apartman duvarına yazdırdığı "çelik tabanlı radyal rulo tuvalet kağıtları bu kapağın altında iyi bankadır" cümlesi öldürücüdür.

Bir başka bölüm de, Boncuklu Deli İbrahim'in (padişah) bütün suçlamaları günümüzden örnekler vererek savuşturduğu "bir konu bir konuk" programı idi. Program boyunca Özal'a ve Dalan'a inceden laflar da sokulmuştur.

Zeki Alasya'nın vücuduna yapışan transparan beyaz tulumumsu bir şey giyip Düşünen Adam'ı canlandırdığı bölümde ise olabildiğince ekrana bakmamaya çalışılırdı, keza buna pek gerek kalmadan o bölüm daha çok şarkıyla geçerdi. Metin Akpinar'ın bir deliyi canlandırdığı ve Düşünen Adam’ın akıllıları savunmasını örneklerle çürüterek deliliği savunduğu bu atışmanın sonunda Zeki Alasya şarkısına;

akıldan mantıktan güzellikten yana
değilse akil, yaşasın delilik
insandan insandan insandan yana
değilse akil, yaşasın delilik

diye devam etmiş, etraflarını sarmış delilerden oluşmuş olan korodan;

braavooo braavooo
şimdi lafı cuk oturttun aferin

şeklinde destek cevabı almıştır.

Delilerin, akıllılar televizyonunu işgal ettikleri ve kendi yayınlarını yaptıkları bölümde ise en çok akılda kalan Nevra Serezli'nin sunduğu spor haberleridir. "Çimler alagarson kesilmişti, hakemler siyah üstü beyaz kıyafetleriyle çok hoştular, ay seyirciler çok şekerdiler, maç boyunca 'fincanı taştan oyarlar' gibi manalı tezahüratlar yaptılar, hoj bi maç oldu" şeklinde yaptığı sunumun sonunda sorulan maçın kaç kaç bittiği sorusuna ise "bilmem, ama akşam futbolcularla buluşuyorum, sorarım" cevabını vermiş, programa son noktayı koymuştur.

Monday, April 30, 2007

29 Nisan 2007 Cumhuriyet Mitingi - İstanbul Çağlayan Meydanı

"Herkes ama herkes oradaydı" cümlesinin içinin aslında ne kadar da dolu olduğunu gördüm ben bu mitingle.

Meydanın köşe noktasındaki okulun kenarındaki yeşilliklere oturmuş elinde bayrağıyla durmadan Onuncu Yıl Marşı'nı söyleyen bir teyze de oradaydı mesela. Birlikte geldiği grubu kaybetmiş, şaşırmamak gerek, gözündeki katarakt büyük ölçüde görüşünü engelliyormuş. Zaten oğullarından kızından da kaçarak gelmiş oraya taa Kartal'dan, göndermek istememişler, başına bişey gelir yaşlı kadınsın demişler de dinlememiş kaçmış, Ankara'ya göndermediler otobüs biletimi bile almıştım da gidemedim, bu sefer kimse tutamaz beni demiş de gelmiş. Kore gazisi eşinin resmini gösterdi, bak dedi benim eşim de gazi, gaziler var mı bugün burada görüyor musun, onlar varsa onların yanına gitsem de olur, onlardanım ben de dedi. Evine nasıl döneceksin dedik, grubunu bulalım dedik, ne olacak şuradan otobüse biner yine dönerim evime, evimi bulacak kadar seçiyorum etrafı, her yerden evime gidebilirim dedi, sonra yine Onuncu Yıl Marşı'nı söylemeye başladı, onuncu yılın marşı bu biliyor musun kızım dedi arada, onuncu yılın marşı..

Sonra Şişli'ye doğru yürüdük birlikte, arada köprünün altından geçerken yankı yapan sesleri çok sevdi, yavaş yürüdük oradan. Tam köprü çıkışına ses sistemi kurmuşlar, Atatürk'ün sesinden Nutku yayınlıyorlardı, durdu bir, kim konuşuyor tanıdık bu ses dedi, sonuna kadar dinlemeden de devam etmedi yola. Sonra yolun bir yerinde arkadaşlarını bulduk, daha doğrusu arkadaşları onu buldu, umarız ki kimse farketmeden de evine döndü. Kulakları çınlasın babaannemi düşündüm, ben de olsam korkar, gitme diye ağlardım arkasından da kesin beni sopalar yine de gelirdi yürüye yürüye, onun namına da ben geldim.

Böyleydi işte, gerçekten herkes oradaydı. 29 Ekim kutlamasında zannettim kendimi bi ara, en son ilkokulda böyle coşkulu bayram kutlamıştım diye düşündüm sonra, ne kadar özlemişim herkesin elinde bayrak görmeyi.

Saturday, April 14, 2007

14 Nisan 2007 Cumhuriyet Mitingi - Ankara Tandoğan Meydanı

Kendimce bugüne kadar yaptığım belki de en güzel şey. Anılarımda yaşayacak en muhteşem gün, ben de oradaydım diyeceğim yarın öbür gün bahsi geçtiğinde, ben de oradaydım.. Anıtkabir'in o muhteşem halini de gördüm, kelimelerin anlatamayacağı..





Tuesday, January 30, 2007

14 Şubat

Gergin bir gün, her yerde kırmızı balonlar, kalpler, peluş oyuncaklar, ağlatma amaçlı sevgi mailleri, hayat ne de güzel bu kadar çok sevince mesajları içeren konuşmalar, şişirilmiş olmadığında bile şişirilmiş bir mecburiyet.

Genelde sorulduğunda "sevgimi göstermek için bugünü beklemiyorum tabii ki ama ayrica bir vesile de fena olmuyor" cevabını bir programda duyup ezberlediği için bir solukta veren insanlar, eski sevgilisine mesaj atmak için doğumgününden sonra bir bahane daha bulduğu için sevinenler, sevgilisinin çalıştığı şirkete çiçek göndererek 'bu şahıs bana ait' mesajıyla kendi bölgesini işaretleyenler, sevgilisi olmayıp da bunalıma girenler 'bugün dışarı bile çıkmak istemiyorum' diyenler, hediye olarak ne alacağını bilemeyen aldığı hediye acaba ne anlama geliyor ne mesaj vermiş olacak bu hediyeyle diye düşünmekten perişan olanlar, acaba bana ne aldı diye meraklanmaktan perişan olanlar, çok sevinenler, hayal kırıklığına uğrayanlar ve daha aklıma gelmeyen birsürü şeyi tek bir günde mecburen yaşayanlar.

15 şubat sabahı bitmiş oluyor bu zorlama peri masalı, bir garip rahatlama hissedeceksiniz içinizde, işte o gerginliğin bitişidir. Gerçi o zaman da tv karşısına oturup hangi ünlü nasıl kutlamış, kimler ne hediyeler almış nerelere gitmiş içerikli magazin programları seyredilecek. Evet gergin bir gün, önyargıların hakim olduğu, kutlasan ayrı kutlamasan ayrı bir dert günü.

Monday, January 15, 2007

64. Altın Küre Ödülleri

şahsen aday olan filmlerin çoğunu seyredememiş olduğum için biraz buruk olsam da, bunu 'erken yapıyorlar canım bu ödül törenlerini' diyerek geçiştirmeye çalışıyorum. ama kategori diziler, daha doğru adıyla 'televizyon serileri' olunca söyleyecek birkaç şeyim oluyor tabii ki, amerika'da yaşıyormuşcasına yerel tv kanallarını takip ettiğim için. fakat listelere bakınca farkettim ki, seyrettiğim kadar da seyretmediğim dizi varmış, en azından tam anlamıyla bağımlı olmadığım konusunda kanıt oldu, moral oldu.

en iyi drama dalında adaylar şaşırtıcı değil, şöyle bir bakacak olursak,

24 : vazgeçilmez bir dizi. adrenalin nasıl birşeydir merak edenlere verilecek tek isim. jack bauer isimli ctu (counter terorist unit) ajanı, her bölümü 1 saate denk gelen 24 bölüm boyunca, çok büyük bir krizi/sorunu/tehlikeyi bertaraf ediyor. dizinin en önemli özelliği gerçek zamanlı olması, dizinin bir sezonunun 24 bölümden oluşması ve de anlatılan olayların da gerçekten 1 gün içinde geçiyor olması. yeni sezonu dün akşam itibarıyla başladı ve 5. sezon bitimindeki sürpriz sondan sonra, gün sayarak yeni sezonu bekleyen beni yeterince mutlu eden bir giriş yaptı 6. sezonuna. ödül alır mı almaz mı diye düşündüğümde, şahsi fikrim rakipleri karşısında biraz zayıf kaldığı.

grey's anatomy : hiç bitmesin istediğim iki diziden biri (diğeri house m.d.). herşey bir kenara, insanın hayata bakış açısını değiştirebilen bir dizi bu, çok klişe gelebilir ama, durup düşünmenizi, harekete geçmeden önce farklı bir açıdan bakmanızı sağlayabiliyor. çünkü buradaki karakterler öyle yapıyor, sizi şaşırtarak, belirli durumlarda öyle kararlar veriyorlar ki, acaba mı diyorsunuz. konusundan bahsedecek olursak, bir hastanede yeni göreve başlayan asistanların (türkiye'de böyle bir uygulama yok sanırım, burada anlatılan okulu bitirmiş doktorların uzmanlaşmak ve de tecrübe kazanmak için bir hastanede, yanlış hatırlamıyorsam 7 sene boyunca sürecek asistanlıkları) gündelik yaşamlarını anlatıyor dizi. tıbbi vakalar diziye renk versin diye kullanılmış ama aslında ana hikaye her biri birbirinden ilginç asistan doktorlarımız ve hastanedeki uzman cerrahlar arasında geçen olaylar üzerine dönüyor. altın küre'de şansı nedir diye düşündüğümde, keşke bütün ödülleri alsa diyorum ama açıkçası heroes karşısında çok şans da veremiyorum.

heroes : lost'un verdiği aradan yararlanıp, rating savaşlarında kendine yer bulmuş, bence çok da güzel yapmış bir dizi. konusundan çok ayrıntılı bahsetmek istemiyorum, spoil etmek istemem ama kısaca, genetik mutasyona uğradıklarını, daha doğrusu bir anda doğaüstü güçleri olduğunun farkeden bir grup insanın hikayesi. hiç düşmeyen temposu, bir anda hayatımıza soktuğu karakterlerin sağlamlığı ve de x-men'le ilişkili olmasa da o denli mistik konusu ile bence bu sene altın küre alması gereken dizi budur.

lost : artık herkesin bilse de bilmese de hakkında yorum yaptığı, forumlarını takip ettiği, fenomene dönüşmüş ama bir türlü de 2. sezonun ortalarından beri kaldığı yerden bir adım ileri gidememiş; ıssız bir adaya düşen kazazedelerimizin başından geçenleri anlatan, yine de sevmekten vazgeçemediğim, yine de gelmiş geçmiş en güzel diziler kategorimde başa oynayan lost için söyleyecek tek şeyim, inşallah ödül almaz ki silkinip kendilerine gelirler, bir süre önceki gibi bölümler çekmeye başlarlar.

big love : hiç seyretmediğim bir dizi bulup aday yapmışlar. bu durumda pek yorum yapamıyorum ama araştırdığıma göre poligamiyi yani çokeşliliği işleyen bir diziymiş. 'sosyal içerikli mesajlar çok önemlidir, bilinçli olalım' gibi şeylere takılıp da bu diziye ödül verirler mi hiç bilemedim.

en iyi aktör, aktrist ve yardımcı oyunculara da bakalım hazır gelmişken. drama dalında en iyi aktris adayları şöyleymiş,

patricia arquette - medium : mistik yetenekleri olan, rüyaları gerçekleşen, ölülerle konuşan, yeri geldiğinde akıl da okuyabilen allison dubois, bu yeteneklerini kullanarak savcılığa birtakım davalarda yardım etmektedir. ödül alır mı, bilemiyorum ama almasın ki daha çok sevdiklerimizin önü açılsın

evangeline lilly - lost : allah boş zamanında yaratmış dedikleri türden bir varlık, kabul etmek lazım. bunun dışında lost'taki esas kız, geçmişi karanlık, hareketleri tahmin edilemez ve nedense hakkında hiç kötü düşünmediğimiz, her yaptığını bir şekilde affettiğimiz, neredeyse evimizin kızı kate. ödül alır mı, bilemiyorum, bir yandan alsın istiyor insan ama bir yandan da karşısında grey's anatomy'nin esas kızı meredıth grey var. şahsen meredith'in fanatiği olmadığım için oyumu kate'den yana kullanacağım, ama benim oyum ne yazık ki evdeki dvd arşivimde geçerli sadece.

ellen pompeo - grey's anatomy : derin duygusal yaralara sahip, cerrah olma yolunda hızla ilerleyen, şahsen güzel bulmadığım (bir izzie stevens yanında lafı bile edilmeyecek, ki izzie de en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında adaymış, iyi olmuş) fakat hayranı çok olan, grey's anatomy'nin esas kızı. dizide bazen arka planda birtakım konuşmalar yapar, işte o konuşmalar bir kenara yazılmalı, kulağa küpe edilmelidir. ben msn'de kişisel mesaj olarak kullanmayı tercih ediyorum, daha efektif oluyor. ödül alsa da sevineceğim almasa da, böyle de kararsız, böyle de belirsizim.

kyra sedgwick - the closer : evet hiç seyretmediğim, ama araştırmalarım sonucu polisiye komedi olduğunu öğrendiğim bi dizinin esas karakteri. peki ödülü alır mı, açıkçası çok üzülürüm, ödül alacak kadar iyi bir oyuncuya sahip bu diziden haberdar olmadığım için...

drama dalında en iyi aktörler kimmiş derseniz, buyrun,

patrick dempsey - grey's anatomy : islak köpek bakışlı, yakışıklı değil ama sempatik fakat bir sebeple de azımsanamayacak kadar çekici esas oğlan, beyin cerrahı (o vazgeçilemez çekiciliğin sebebi bu olabilir evet). ilginç bir erkek karakter, yaptıklarıyla, söyledikleriyle kendini takip ettiren adam. aday listesine baktığımda hugh laurie'yi orada görmeseydim tek favorim olacak kişi. ama hugh var, yapacak birşey yok.

hugh laurie - house m.d. : gregory house karakteriyle hayatımıza (başkalarını bilemem ama benim hayatıma kesin) çıkmamacasına giren, aksi, ukala, karizmatik, zekasını anlatmaya kelimelerimin yetmeyeceği, bu zekadan ileri gelen espri yeteneğine sahip, kısaca şahane adam. tanı koyma departmanının başında durur bu adam, her vakayı da almaz, sadece ilgisini çekenleri, garip olanları ve de bir şekilde işine gelenleri alır. başka kimsenin çözemeyeceği vakaları çözer. aksini savunanlar çok olsa da gelmiş geçmiş en etik insanlardan biridir, göreceli olarak. ve bunun dışında mottosu da 'everybody lies' 'dır, her bir söylediği, ayrı motto olarak alınabilir, kenara yazılabilir. ödül alır mı derseniz, almalıdır, almazsa ayıptır ve hatta yönetim istifa.

kiefer sutherland - 24 : bir bütün gün boyunca koşturan, yorulmak bilmeyen, anında ve doğru kararlar veren, 'my name is jack bauer, i'm a federal agent' insanı, karizmatik acıların çocuğu. seviyoruz evet ama hugh laurie kadar değil.

michael c.hall - dexter : bilmediğim bir karakter daha, moral bozucu olmaya başladı.

bill paxton - big love : evet evet, bilemiyorum.

çok ayrıntılarına girmek istemesem de, ödül almasını can-ı gönülden istediğim iki aday daha var. drama dalında, biri yardımcı kadın oyuncu diğeri de yardımcı erkek oyuncu adayı.

katherine heigl - grey's anatomy : bir karavan parkında büyümüş, çocukluğundan beri kendi ayakları üzerinde durmaya alışmış, bir yandan okurken bir yandan da çalışmış (mankenlik yapmış), grey's anatomy'deki kanımca en güzel hatun karakterdir. bunun dışında, bugüne kadar gördüğüm en güzel oyunculuklardan birini çıkarmaktadır bu dizide ve bunun için de ödül verilmesi bile yeterli değil gözümde. bu kız ağladığında ben de oturup ağlıyorum, bu kız sinirlendiğinde ben de sinirleniyorum, şapşallaştığında da gülme krizine giriyorum (pembe dizi anlatır gibi oldu, alakası yok valla)

masi oka - heroes : anlatılmaz yaşanır, tarif edilmez seyredilir bir karakter. önce çok sevimli geliyordu, sonraları (spoiler vermekten de çekinerek üstten geçeyim) bir sahne vasıtayısla karizmatik nedir ne değildir bize göstermiş, alıp evde beslemek istersek yadırganmayacağımız bir kahraman karakteri. bunun da diğerleri gibi doğaüstü güçleri vardır, kullanır da kullanır, seviyoruz, ödül versinler, bizi mutlu etsinler.