Bütün bir on üçüncü bölüm boyunca sinirlerimi hoplatan, ne yazık ki en sevdiklerim listesinde bir dizi. Tamamen duygularımın etkisinde olabilirim evet ama böyle senaristlere böyle izleyici diyor, sinirimi de kendime saklamıyorum, yeter artık yeter.
--- spoiler ---
Hadi CTU’ya sinir gazı yaydınız, insanların büyük kısmı dışarı çıkamadı (ağladık kendileri için, Edgar için aradaki bir hafta boyunca yas tuttum, bir Chloe kadar üzüldüm sayıyorum), hadi dışarı çıkanlar şokta, iki gaz maskesi kapıp gelemiyorlar, bir ctu’nun içinde hiç mi gaz maskesi yok da, ilk panik anında alarmlar verilirken, yok işte millet oraya buraya koşarken alet edevat odasına gidip alamadılar iki gaz maskesi.
O da olmadı Jack’im canım nefesini hayvani süreler tutup (aynı anda başladım nefesimi tutmaya, iddia ediyorum jack insan değil) parmaklıklarla karşılaşınca uyuz gıcık ama sevimli Lynn’i “ i’m so sorry” diyerek CTU içinde koşturduğunda bi de bari gaz maskesi almaya yollasaydı, hadi hiç olmadı Lynn’in yanındaki biçare görevli koşşaydı bi yandan. Hiç beceremediler, kapısı yok mu bu binanın, çıkın dışarı ne demeye geri dönüyosunuz odaya.
Evet taktım bu gaz maskesi olayına ben, açıklığa kavuşana kadar da rahat edemeyeceğim (tamam maske falan bikaç şey dediler ama çok arada geçti, o Jack onları almanın bi yolunu bulurdu, bi deneseydiniz be).
Ayrıca Kim, öl artık diyorum, on bir bölüm boyunca kalıcı zarar görmeden devam eden diziyi iki bölümde parçaladın attın.
Tony de son defa telefonu hastası oldugumuz fonetik "Almeida" deyişiyle açtı. Sonra da dizinin son bikaç bölüme istinaden misyonunu yerine getirdi. Hayır utanmasam Çakır öldüğünde cenaze namazı kılan Kurtlar Vadisi fanatikleri gibi arkasından Fatiha okuyacağım, o derece bozuldum, içim yandı. Hatta bu konuyu kapatalım, olmamış gibi davranalım, on dördüncü bölümde görelim ki Tony bilincini kaybetmiş sadece, o kadarcık.
--- spoiler ---
Thursday, March 16, 2006
Friday, March 10, 2006
HOUSE M.D.

Farkettim ki, House (Gregory olan) konuşsun, ben saatlerce dinlerim. Öyle böyle değil, çok seviyorum. Grey's Anatomy nasıl içimi acıtıyosa, her bölüm sonrası gözlerime toz kaçmış gibi yapmak zorunda kalıyorsam (ağlıyorum alenen yazarını kınıyorum öyle şeyler yazılır mı), bunda da ağlamam gereken yerde gülüyorum. Garip bi dizi işte, garip adam, rahatsız herif ve hatta hastasıyım.
Hayatımda hiç, bi dizi seyrederken bazı yerlerini tekrar başa sarıp seyretmemiştim, ama adam aşağıdaki gibi şeyler söylüyo delirtecek beni ;
" it's a basic truth of the human condition that everybody lies, the only variable is about what "
" i've found that when you want to know the truth about someone, that someone is probably the last person you should ask "
ama yine de en güzeli;
" if you can fake sincerity, you can fake pretty much anything "
balık keyfi

http://www.egerummeyhanesi.com/
Demin bir arkadaşım gönderdi Ege Rum Meyhanesi’nin linkini. Bir süredir de duyuyorum aslında adını ama gitmedim hiç. Öyle bi anlattılar ki, gecenin ilerleyen saatlerinde elinde tefle kendini sahnede bulabiliyormuşsun. Geçen yıllardan birindeki doğumgünümde fasıl ekibiyle birlikte sahnede “bir ihtimal daha var” söylemenin getirdiği utancı hala üzerimden atamadığımdan, bu ihtimali, en azından kendim için eliyorum.
Sitede bi de fotoğraflar kısmı var, zaten benim gitmem için birinci sebebi adamlar koymuşlar oraya. Balık falan hikaye (çupra yerim ben o ayrı), zaten içmem de ben, camın önünde otururum bütün gece, yeterli.
http://www.egerummeyhanesi.com/index3.html
Sonuç olarak, gidiniz görünüz, resim çekiniz (camdan dışarısını), çektiğiniz resimlerin içinde insan olmayanlarını gönderiniz wallpaper yapalım.
Bi de, eminim ki çoğunuz biliyordur ama ben yeni buldum; Kuzguncuk’ta (e karşı sahil tabi, bilmemem normal) böyle sempatik ötesi bir balıkçı. Sempatik dedim diye sanmayın ki küçük, mekan olarak büyük de, böyle çok kendi halinde, çok sevimli bir yer, balığı da hiç fena değil. Geçen haftasonu gündüz vakti gittik ne akla hizmetse.
İçeri giriyorsunuz, ahşap masalar, pencereler, sanırım yerler de ahşap ya da ben işin büyüsüne çok kapıldım. Bi de 3 tarafı deniz görüyo nerdeyse, yani hafif çıkıntı yapmış suya dogru, kendimi kaybettim ben zaten görünce. Pencereler de aslında çok kanatlı, olabildiğince az dışarıyı görecek şekilde yapılmış ama ona rağmen her yerde deniz vardı, düşünün artık. Bi de ben bir ara yanımdaki camdan dışarı baktım ve yukarda sağda duran kayıklı fotoğrafı çektim (cep telefonuyla çekilen dandik resme de fotoğraf dedim, yaptım böyle şeyler) ki hala wallpaper’ım.
Zaten o gün bi gariptim, motorla Üsküdar’a geçtim (hava güzel ya, romantik olsun diye), sonra da motorun dışında oturdum zatürreye davetiye, martılar falan vardı ne biliim güneş de vardı, İstanbul çok güzel bi şehir diye diye ağlıyodum nerdeyse. Hayır bana neyse yani, güzelse güzel, neye duygulanıyosun ki anlamadım. Yok martı uçuyomuş motorun peşinden, yok işte Kız Kulesi nasıl da parlıyomus, çok lazım. Sonra motor beceriksizce yanaştı, iskeleye çarpınca bi sarsıldı, kafamı vuruyodum, bi silkinip kendime geldim.
Kuzguncuk’taki balıkçının adını unutuyodum nerdeyse, İsmet Baba Balıkçısı, adı da sempatik. Hani sanki İsmet Baba’nın minik bi kayığı var, ellerinde koca koca ağlar balık tutmaktan dönüyo da sorasınız geliyo adama, iyi balık var mı bugün İsmet Baba ? (vardı, ben yedim)
Subscribe to:
Comments (Atom)