House'un bir bölümünde, Wilson'ın Cameron'a söylediği gibi ;
"If love is based on lies, does that mean that it's not a real feeling ? Doesn't bring the same pleasure ? "
tabi bu düşünceyi kabul edip (kesinlikle katılıyorum) istemeyerek de olsa güncel duruma bakarsak; getirir getirmesine tabi de, kim sonsuza kadar yalan dolan davranabilmiş ki o zevk sefa devam etmiş, yalan olduğunu anladığımız anda oyun bitmemiş mi zaten diye sormak istiyorum kendisine, Cameron soramamış olsa da..
Thursday, July 13, 2006
Thursday, June 08, 2006
Eros ve Physke (Ask ve Ruh)

Zeugma'dan cikarilan mozaiklere bakiyodum da, biri Eros ve Physke'nin mozaigiymis, altina da mitolojik hikayesini yazmislar bu ikisinin, ilginc geldi (mitolojiyi okuyup okuyup unutanlardanim, belki daha once de okumusumdur o zaman da ilginc gelmistir, bilemedim simdi)
Ozetlersek Eros bizim Physke’e asik oluyo ama kendince sebepleri var (erkekler ve sebepleri) o yuzden de yuzunu gostermiyo kizcagiza. Beni gormeden, koru korune sev diyor. Salak Physke de Kabul ediyor, ask iste naapsin (yeni tanismamislar miydi, neyse mitoloideki bosluklar baska bir konu olsun :) ). Sonra Eros kizi aliyo, uyuyan orman varmis da iste ortasinda sihirli saray falan varmis, oraya goturuyor. Yani kisaca kimsenin goremeyecegi, kizin da cikip biyerlere gidemeyecegi biyere goturuyo (bu mitoloji aslinda Freud’un cikarimlari falan gibi, birilerinin bilincaltini yillardir okuyoruz ama hadi bakalim). Bu da yetmiyo, geceleri geliyo sadece kizin yanina (yuzunu gostermiyo dedik ya).
Cok mutlular, hayat guzel, derken kizin kiskanc kardesleri diyolar ki, salak kardesimiz, bu cocuk demek ki cok cok cirkin ki sana yuzunu gostermek istemiyo (bizim kiz cok guzelmis ama bunu dusunememis, bunu da gectik), sen buna numara yap, lambanin ustune vazo kapat yanar haldeyken (eski lambalar herhalde mumlu falandi, elektrik bi tek Zeus’ta varmis o da dogalindan) sonra sevgilin uyudugunda lambayi alir bakarsin yuzune. Tabi kizin aklina yatiyor (ne deseler inanacakmis o da ayri), Eros’u punduna getiriyor, aa bi bakiyo acaip yakisikli, oyle boyle degil, bi de taniyo tabi Eros, Afrodit’in oglu falan. Neyse, uzanip opeyim bari diyo o sirada lambanin fitilinden bi damla yag (hah lambanin esrari cozuldu) Eros’un sirtina damliyo, Eros uyaniyor, cok kiziyor ucup gidiyor (evet kanatlari varmis, bizim salak ama cok guzel Physke bunlari da mi farketmedi yahu, nasil koru korune ask bu).
Sonra kizcagiz perisan oluyor, yollara dusuyor, Eros’u ariyor, Afrodit’e de gidiyor hani bi umit diye, Afrodit de bunu tutup hizmetci yapmasin mi (onlar tanri bu kizcagiz olumlu, Kemalettin Tugcu bundan kitap cikarabilirmis aslinda). Kizcagiz bunu da kabulleniyor, cok seviyo ya Eros’u ondan. Sonra Eros’un sirtindaki yara iyilesiyor (ancak o zaman akli basina geliyor, hani kendi yarasi gecince, öl Eros, geber), bakiyor kiz da buna cok bagliymis, neler cekmis yazik, Zeus’a gidip yalvariyo, aman da bu kizi bana es olarak verin diye.
Hikayemiz tabi mutlu sonla bitiyor. Physke Olympos’a getiriliyor (bu isim bana hep Antalya’daki garip tatil yerini –kotu anilarim var evet- hatirlattigi icin nedense o kocaman tanrilarin yasadigi dag imaji kafamda olusamiyor, gozumun onunde agac evler icinde perisan olmus beyaz carsafli tanri figurleri ah be). Eros’la evlenip mutlu oluyorlar.
Tamam iyi hos da, bu kiz Afrodit’ten intikam almak istemez mi, Eros’un bunca salakliginin hesabini sormak istemez mi ? Bu hikaye burda biterse biz okuyucular bir Kemalettin Tugcu romani okumus gibi olmaz miyiz ?
Tesekkurler iyi gunler (ozetlemis halim evet)
Thursday, March 16, 2006
24 - 413
Bütün bir on üçüncü bölüm boyunca sinirlerimi hoplatan, ne yazık ki en sevdiklerim listesinde bir dizi. Tamamen duygularımın etkisinde olabilirim evet ama böyle senaristlere böyle izleyici diyor, sinirimi de kendime saklamıyorum, yeter artık yeter.
--- spoiler ---
Hadi CTU’ya sinir gazı yaydınız, insanların büyük kısmı dışarı çıkamadı (ağladık kendileri için, Edgar için aradaki bir hafta boyunca yas tuttum, bir Chloe kadar üzüldüm sayıyorum), hadi dışarı çıkanlar şokta, iki gaz maskesi kapıp gelemiyorlar, bir ctu’nun içinde hiç mi gaz maskesi yok da, ilk panik anında alarmlar verilirken, yok işte millet oraya buraya koşarken alet edevat odasına gidip alamadılar iki gaz maskesi.
O da olmadı Jack’im canım nefesini hayvani süreler tutup (aynı anda başladım nefesimi tutmaya, iddia ediyorum jack insan değil) parmaklıklarla karşılaşınca uyuz gıcık ama sevimli Lynn’i “ i’m so sorry” diyerek CTU içinde koşturduğunda bi de bari gaz maskesi almaya yollasaydı, hadi hiç olmadı Lynn’in yanındaki biçare görevli koşşaydı bi yandan. Hiç beceremediler, kapısı yok mu bu binanın, çıkın dışarı ne demeye geri dönüyosunuz odaya.
Evet taktım bu gaz maskesi olayına ben, açıklığa kavuşana kadar da rahat edemeyeceğim (tamam maske falan bikaç şey dediler ama çok arada geçti, o Jack onları almanın bi yolunu bulurdu, bi deneseydiniz be).
Ayrıca Kim, öl artık diyorum, on bir bölüm boyunca kalıcı zarar görmeden devam eden diziyi iki bölümde parçaladın attın.
Tony de son defa telefonu hastası oldugumuz fonetik "Almeida" deyişiyle açtı. Sonra da dizinin son bikaç bölüme istinaden misyonunu yerine getirdi. Hayır utanmasam Çakır öldüğünde cenaze namazı kılan Kurtlar Vadisi fanatikleri gibi arkasından Fatiha okuyacağım, o derece bozuldum, içim yandı. Hatta bu konuyu kapatalım, olmamış gibi davranalım, on dördüncü bölümde görelim ki Tony bilincini kaybetmiş sadece, o kadarcık.
--- spoiler ---
--- spoiler ---
Hadi CTU’ya sinir gazı yaydınız, insanların büyük kısmı dışarı çıkamadı (ağladık kendileri için, Edgar için aradaki bir hafta boyunca yas tuttum, bir Chloe kadar üzüldüm sayıyorum), hadi dışarı çıkanlar şokta, iki gaz maskesi kapıp gelemiyorlar, bir ctu’nun içinde hiç mi gaz maskesi yok da, ilk panik anında alarmlar verilirken, yok işte millet oraya buraya koşarken alet edevat odasına gidip alamadılar iki gaz maskesi.
O da olmadı Jack’im canım nefesini hayvani süreler tutup (aynı anda başladım nefesimi tutmaya, iddia ediyorum jack insan değil) parmaklıklarla karşılaşınca uyuz gıcık ama sevimli Lynn’i “ i’m so sorry” diyerek CTU içinde koşturduğunda bi de bari gaz maskesi almaya yollasaydı, hadi hiç olmadı Lynn’in yanındaki biçare görevli koşşaydı bi yandan. Hiç beceremediler, kapısı yok mu bu binanın, çıkın dışarı ne demeye geri dönüyosunuz odaya.
Evet taktım bu gaz maskesi olayına ben, açıklığa kavuşana kadar da rahat edemeyeceğim (tamam maske falan bikaç şey dediler ama çok arada geçti, o Jack onları almanın bi yolunu bulurdu, bi deneseydiniz be).
Ayrıca Kim, öl artık diyorum, on bir bölüm boyunca kalıcı zarar görmeden devam eden diziyi iki bölümde parçaladın attın.
Tony de son defa telefonu hastası oldugumuz fonetik "Almeida" deyişiyle açtı. Sonra da dizinin son bikaç bölüme istinaden misyonunu yerine getirdi. Hayır utanmasam Çakır öldüğünde cenaze namazı kılan Kurtlar Vadisi fanatikleri gibi arkasından Fatiha okuyacağım, o derece bozuldum, içim yandı. Hatta bu konuyu kapatalım, olmamış gibi davranalım, on dördüncü bölümde görelim ki Tony bilincini kaybetmiş sadece, o kadarcık.
--- spoiler ---
Friday, March 10, 2006
HOUSE M.D.

Farkettim ki, House (Gregory olan) konuşsun, ben saatlerce dinlerim. Öyle böyle değil, çok seviyorum. Grey's Anatomy nasıl içimi acıtıyosa, her bölüm sonrası gözlerime toz kaçmış gibi yapmak zorunda kalıyorsam (ağlıyorum alenen yazarını kınıyorum öyle şeyler yazılır mı), bunda da ağlamam gereken yerde gülüyorum. Garip bi dizi işte, garip adam, rahatsız herif ve hatta hastasıyım.
Hayatımda hiç, bi dizi seyrederken bazı yerlerini tekrar başa sarıp seyretmemiştim, ama adam aşağıdaki gibi şeyler söylüyo delirtecek beni ;
" it's a basic truth of the human condition that everybody lies, the only variable is about what "
" i've found that when you want to know the truth about someone, that someone is probably the last person you should ask "
ama yine de en güzeli;
" if you can fake sincerity, you can fake pretty much anything "
balık keyfi

http://www.egerummeyhanesi.com/
Demin bir arkadaşım gönderdi Ege Rum Meyhanesi’nin linkini. Bir süredir de duyuyorum aslında adını ama gitmedim hiç. Öyle bi anlattılar ki, gecenin ilerleyen saatlerinde elinde tefle kendini sahnede bulabiliyormuşsun. Geçen yıllardan birindeki doğumgünümde fasıl ekibiyle birlikte sahnede “bir ihtimal daha var” söylemenin getirdiği utancı hala üzerimden atamadığımdan, bu ihtimali, en azından kendim için eliyorum.
Sitede bi de fotoğraflar kısmı var, zaten benim gitmem için birinci sebebi adamlar koymuşlar oraya. Balık falan hikaye (çupra yerim ben o ayrı), zaten içmem de ben, camın önünde otururum bütün gece, yeterli.
http://www.egerummeyhanesi.com/index3.html
Sonuç olarak, gidiniz görünüz, resim çekiniz (camdan dışarısını), çektiğiniz resimlerin içinde insan olmayanlarını gönderiniz wallpaper yapalım.
Bi de, eminim ki çoğunuz biliyordur ama ben yeni buldum; Kuzguncuk’ta (e karşı sahil tabi, bilmemem normal) böyle sempatik ötesi bir balıkçı. Sempatik dedim diye sanmayın ki küçük, mekan olarak büyük de, böyle çok kendi halinde, çok sevimli bir yer, balığı da hiç fena değil. Geçen haftasonu gündüz vakti gittik ne akla hizmetse.
İçeri giriyorsunuz, ahşap masalar, pencereler, sanırım yerler de ahşap ya da ben işin büyüsüne çok kapıldım. Bi de 3 tarafı deniz görüyo nerdeyse, yani hafif çıkıntı yapmış suya dogru, kendimi kaybettim ben zaten görünce. Pencereler de aslında çok kanatlı, olabildiğince az dışarıyı görecek şekilde yapılmış ama ona rağmen her yerde deniz vardı, düşünün artık. Bi de ben bir ara yanımdaki camdan dışarı baktım ve yukarda sağda duran kayıklı fotoğrafı çektim (cep telefonuyla çekilen dandik resme de fotoğraf dedim, yaptım böyle şeyler) ki hala wallpaper’ım.
Zaten o gün bi gariptim, motorla Üsküdar’a geçtim (hava güzel ya, romantik olsun diye), sonra da motorun dışında oturdum zatürreye davetiye, martılar falan vardı ne biliim güneş de vardı, İstanbul çok güzel bi şehir diye diye ağlıyodum nerdeyse. Hayır bana neyse yani, güzelse güzel, neye duygulanıyosun ki anlamadım. Yok martı uçuyomuş motorun peşinden, yok işte Kız Kulesi nasıl da parlıyomus, çok lazım. Sonra motor beceriksizce yanaştı, iskeleye çarpınca bi sarsıldı, kafamı vuruyodum, bi silkinip kendime geldim.
Kuzguncuk’taki balıkçının adını unutuyodum nerdeyse, İsmet Baba Balıkçısı, adı da sempatik. Hani sanki İsmet Baba’nın minik bi kayığı var, ellerinde koca koca ağlar balık tutmaktan dönüyo da sorasınız geliyo adama, iyi balık var mı bugün İsmet Baba ? (vardı, ben yedim)
Wednesday, February 22, 2006
bir yalanı yaşamak
Her şeye sonsuz güvenle başlamanın getirisi, "yalan söyleyeceğini düşünerek yaşayamam, inanmadığım biriyle olmamın ne anlamı var" cümlesini kurup, dolayısıyla yenik başladığınız bir ilişkinin başlığıdır.
Yalan söylemek ne kadar da doğal halbuki. Çünkü aslında kafandaki yalan, insanların zorda kaldıklarında kendilerini kurtarmak için söyleyiverdikleri bazen zararlı bazen zararsız senaryolar. Ama hiçbir zaman birinin planlı programlı yalan soyleyeceğine inanmadın ki, bikaç ay sonrasının yalanlarını önceden hazırladığına, bütün bunları yaparken yüzüne aynı şekilde bakmaya devam ettiğine..
Sonra bir gün durup dururken, küçükken fazla Kemalettin Tuğcu okumanın getirdiği gereksiz gururu bir kenara bırakıp sağı solu araştırırsın. Bu noktadan sonra aslında hiç tanımadığın birini karşında bulmanın getirdiği bi sendeleme yaşayıp, düşmemek için duvara tutunursun. Bütün bildiklerinin sadece onun bilmeni istedikleridir, tanıdığın kişi de aslında yaşamıyordur. Yalanın en ironik bulduğum tarafı, zincirleme etki yaratması, yani sadece söylendiği konuda değil alakalı alakasız her konuda belirsizlik yaratması. Onun hakkında emin olduğun şeylerin sayısı bi anda tek basamaklı sayılara düşer, adını soyadını biliyosun, hadi mesleğini de bilmiş ol, neye benzediği de somut bir veri, peki başka neden emin olabilirsin ?
Fakat faydaları da yok değil, en azından tutunacak bir gerçek bulduğunda artık ortada belirsiz bişey kalmamıştır. Duygu olarak da içinde bir tek umursamazlık kalır. Hani bu işin ilacı da olsa olsa budur zaten, farketmeden tedavi edersin kendini.
Yalan söylemek ne kadar da doğal halbuki. Çünkü aslında kafandaki yalan, insanların zorda kaldıklarında kendilerini kurtarmak için söyleyiverdikleri bazen zararlı bazen zararsız senaryolar. Ama hiçbir zaman birinin planlı programlı yalan soyleyeceğine inanmadın ki, bikaç ay sonrasının yalanlarını önceden hazırladığına, bütün bunları yaparken yüzüne aynı şekilde bakmaya devam ettiğine..
Sonra bir gün durup dururken, küçükken fazla Kemalettin Tuğcu okumanın getirdiği gereksiz gururu bir kenara bırakıp sağı solu araştırırsın. Bu noktadan sonra aslında hiç tanımadığın birini karşında bulmanın getirdiği bi sendeleme yaşayıp, düşmemek için duvara tutunursun. Bütün bildiklerinin sadece onun bilmeni istedikleridir, tanıdığın kişi de aslında yaşamıyordur. Yalanın en ironik bulduğum tarafı, zincirleme etki yaratması, yani sadece söylendiği konuda değil alakalı alakasız her konuda belirsizlik yaratması. Onun hakkında emin olduğun şeylerin sayısı bi anda tek basamaklı sayılara düşer, adını soyadını biliyosun, hadi mesleğini de bilmiş ol, neye benzediği de somut bir veri, peki başka neden emin olabilirsin ?
Fakat faydaları da yok değil, en azından tutunacak bir gerçek bulduğunda artık ortada belirsiz bişey kalmamıştır. Duygu olarak da içinde bir tek umursamazlık kalır. Hani bu işin ilacı da olsa olsa budur zaten, farketmeden tedavi edersin kendini.
Subscribe to:
Comments (Atom)